EN BÜYÜK TEHLİKE YOZLAŞMADIR

Rüştiye mezunu bir insan aldığı dersler yanında adabı muaşeret denilen toplum içinde
nasıl davranılması gerektiğinden tutun, el becerileri, hitabet ve güzel sanatlara kadar birçok
alanda yetkin olarak hayata atılıyordu. Nereden mi biliyorum, şu anda oturduğum köyde
eskiden muhtarlık yapmış olan Ahmet Efendi’nin köy ile ilgili el yazması eserinden, köy
camisinin maketini yapmış olmasından, yine cami içinde uzun yıllar kullanılan bir dantel gibi
işlenmiş ahşap avizesinden. (Şu anda yok, onun yerine modern(!) avize var)

Köyün(Şimdi mahalle olduk) yaşlıları; “Ahmet Efendi kahveye geldiğinde hepimiz
etrafında toplanırdık. Öyle güzel konuşur, öyle güzel şeyler anlatırdı ki, çabuk kalkıp gitmesin
diye içimizden dua ederdik. Şimdinin ortaokul mezunları da aramızda. Arada sadece fark yok,
arada bir uçurum var. Örneğin o zamanın lise mezunları bir kitap çevirecek düzeyde
Fransızcaya hakimdiler. (o zaman Fransızca yaygındı) Şimdikiyle siz kıyaslayın. Üniversite
faslına hiç girmeyelim.

Bütün bu verdiğim örnekler içine yuvarlandığımız yozlaşmanın göstergesidir ve en
büyük tehlikedir. Geçmişin gerisine düşüyorsak bu bir ilerleme değildir. Bu bir gerileme, bu
hemen her şeyin maddeye kurban edilmesidir. Suçu başkalarında aramak da bizi temize
çıkarmaz. Sadece eleştirdik ve inandığımız doğru yolda adım atmadıysak sorunun bir parçası
olmaktan öte dişe dokunur hiçbir şey yapmamışız demektir.

Açıkça ve üzülerek ifade etmek isterim ki çıkarımıza nasıl uygun geldiyse öyle
davrandık ve maddeyi önceledik. Hala da böyle yapmaya devam ediyoruz. Nicelik daha
hoşumuza gitti. En çok sütü nasıl alırım, en kısa sürede hayvanı nasıl büyütür satarım, en az
masrafla ürünü nasıl elde edip en pahalı şekilde nasıl satarım, devlete sırtımı dayayıp özel
gelirimi nasıl artırabilirim ve daha bu yazının almayacağı kadar birçok olumsuz örnek. En çok
puan, en çok mal, en çok para, ama en az insanlık.

O halde yapmamız gereken düştüğümüz yerden kalkmak, tekrar dizlerimizin üzerinde
doğrulup yürümektir. Bizi deviren, düşüren şu maddeciliği sırtımızdan bir atalım. Yetinmeyi
bilelim. Çünkü yetinen bir insanı kandıramazsınız, bildiği doğrulardan taviz verdiremezsiniz.
Ancak her şeyin en çoğuna, en büyüğüne, en lüksüne göz dikmiş bir insana her şeyi
yaptırabilirsiniz. Paranın ucunu gösterin yeter. O anda her şey biter.

Bu yüzden kapitalist dünya düzeni herkese bir fiyat biçmiştir ve “Satın alınamayacak
hiçbir insan yoktur” der. Tüketilmiş ve atılmış çöp üzerine kurulan bu düzen işte buzulları
eritti, iklimi değiştirdi ve şimdi alarm zilleri çalıyor. Isınan dünyayı yarım derece soğutabilmek
için dünya liderleri toplantı üstüne toplantı yaparak karar almaya çalışıyorlar. Elbette karar
almak yetmiyor. Herkesin bu kararlara canı gönülden ve daha az tüketerek katkıda bulunması
gerekiyor.

Demek ki içine yuvarlandığımız yozlaşma sadece insani değerlerimizi altüst etmekle
kalmadı, iklim dengesini de bozdu. Kendimizi en kısa zamanda toparlamazsak o topladığımız
mal ve paraları yiyecek bir yaşam alanımız olmayacak. Kızılderili kehanetinin gerçekleşmesini
beklemeden aklımızı başımıza alalım.

Daha az tüketerek yetinmesini bileceğimiz, insani değerlerimizi tekrar kazanarak hem
kendimizi hem dünyamızı koruyup kurtaracağımız o güzel ve mutlu günlere beraberce el ele.

Bir cevap yazın

ABONE OL

error: Content is protected !!