SÖZÜN ETKİLİSİ SORULDUĞUNDA SÖYLENENDİR

Birçok insan sorulmadan birçok şey anlatır. Elbette anlattıklarının çoğu havaya gider ya da dinleyici tarafından can sıkıcı bulunur. Günlük hayatımız çoğunlukla sorulmadan söylenenler, istenmeden anlatılan gereksiz hikayelerle doludur. Sanki sormuşuz gibi muhatabımız başından geçenleri bizim başımıza boca ediverir.

Halbuki sorulduğunda söylenen şey kıymetlidir. Soru bir ilgi ve merak işaretidir. Alıcıların açık olduğunun göstergesidir. Etkin etkileşim ve iletişimin anahtarıdır. Zaten eğitim-öğretimde de en büyük problemimiz budur. Merak uyandırmadan, soru sorması için bir süre tanımadan bütün bildiklerimizi anlatmaya çalışırız. Hatta dinlemeyenlere kızarız. Biz anlatırken gülmeler veya başka şeylerle meşgul olmalar disiplinlik davranışlardır. Peki hiç şöyle düşündük mü? Ya insanlara hiç de merak etmedikleri, hatta sıkıldıkları bir konuyu anlatmaya çalışıyor ve de onları anlamaya zorluyorsak? Empati kurup aynı şeyin bize yapıldığını düşünelim. Sizce ne kadar pür dikkat dinleriz? Ya da böyle bir duruma ne kadar sabredebiliriz?

Üzülerek ifade etmeliyim ki eğitim kurgumuz öğrencilerin ilgi ve yetenekleri üzerine değil. Sadece mecburi. Mecburen alınması gereken dersler, mecburen takip edilmesi gereken programlar. Mecburen girilmesi gereken sınavlar, mecburen seçtiğimiz meslekler ve daha birçok şey. Oysa mecburiyet serbest düşüncenin, bilimsel bakış açısının, verimli olmanın önündeki en büyük engeldir. Mecburen merak edemezsiniz, araştırma yapamazsınız, deney yapıp gözlemde bulunamazsınız, mecburen seçtiğiniz mesleğinizi en ideal bir şekilde icra edemezsiniz.

Kendinizi bütün bunları yapmaya zorlasanız bile ortaya elle tutulur bir ürün çıkaramazsınız. Halbuki yapılması gereken çocuklarımızın o en çok soru sordukları çağda sorularını onları tatmin edecek, araştırma isteklerini artıracak şekilde cevaplandırmaktır. Böylelikle anne-baba olarak ilk analizi evde gerçekleştirmiş oluruz. İkinci analiz çocuğumuzun ilk eğitimöğretim yıllarında öğretmenleriyle birlikte gerçekleşir. Daha sonra çocuğumuzun kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda eğitim alması sağlanır. Çocuk yetiştirme ve eğitim kurgumuz böyle olmalıdır. İlgi duyduğumuz alanda sorularımızın ardı arkası kesilmez. Öğrendikçe daha fazlasını isteriz. Çalışırız, yoruluruz, ama çabuk dinleniriz. Çünkü içimizdeki ilgi, sevgi ve heyecan bizi yepyeni ufuklara taşır, rüyalarımıza bile girer. İlgi duyduğumuz alanın uzmanı oluruz. Örneğin bir yarışma programında doktor olarak beyindeki bir bölgenin adına “omurilik sarımsağı” demeyiz. Bankacıysak hesap açtırmaya gelen bir köşe yazarına elimizdeki listeye bakıp “böyle bir meslek yok” demeyiz.

Öğretmensek hata yapan bir öğrenciyi bütün arkadaşlarının yanında küçük düşürmeyiz. Öyleyse ilgi ve merak uyandırmak en önce yapılması gereken şeydir. Anlatma, bilgilendirme, ölçme ve değerlendirme daha sonra gelir. Eğer en başta ilgi ve merak olmazsa daha sonrakiler bir formaliteden öteye gidemezler. Birçok doğru tarifin yanında öğretmenlik bir ilgi ve merak uyandırma sanatıdır. Anne ilk, baba ikinci, okuldaki bizler üçüncü öğretmenleriz. İlk vazifemiz ise çocuklarımızı doğru bir şekilde tanımak ve onları doğru bir şekilde yönlendirerek geleceğe hazırlamaktır.

Soru sormaları için muhataplarımızda merak uyandıracağımız, sordukları sorulara hoşgörü ve güzel bir anlatımla karşılık vereceğimiz o güzel ve mutlu günlere beraberce el ele.

Bir cevap yazın

ABONE OL

error: Content is protected !!