BAHÇELİ: DALIMIZI KIRANIN AĞACINI KÖKÜNDEN SÖKERİZ

MHP Genel Başkanı Bahçeli TBMM’de partisinin grup toplantısında konuştu.

Ayçiçek yağındaki fırsatçılığa tepki gösteren Bahçeli “Sanki altın satar gibi yağ satanlar onurlarını da satmışlardır. Yağsız yemek olur yarınsız Türkiye olmaz. CHP yönetiminin bu yalana sarılarak Türkiye bu yalanı hak etmiyor sözleri kaos çıkarmaya yönelik alçak bir kumpastır. Muhalefet demek Türkiye’ye karşı cephe açmak hiç değildir. Sanal ve sipariş yağ krizinin orkestra şefi yine CHP olmuştur” ifadelerini kullandı.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ”Bugünkü CHP varken, biliniz ki düşmana gerek yoktur. Bugünkü CHP vaziyet almışken, milli güvenliğimizin, milli ekonomimizin, milli birlik ve dayanışma ruhumuzun dış kaynaklı saldırı ve suikastlara uğramasına ihtiyaç bulunmamaktadır. Zalimlerin vekâleti CHP’dedir. Küresel emperyalizmin kanlı eli CHP’nin üzerindedir.” dedi.

MHP Lideri Devlet Bahçeli:

“Anadolu coğrafyası, Doğu-Batı koridorunda köprü işlevi gören, aynı zamanda dört ayrı istikametten uzayıp gelen yolların kesişme noktasında bulunmasından dolayı tarihin her döneminde stratejik değeri çok yüksek olan vatan topraklarımızdır.

Bu mukaddes toprakların jeo-politik avantajları kadar dezavantajları da bellidir ve bilinmektedir.

İnsanıyla irfanıyla, eksiğiyle fazlasıyla, riskiyle güvenliğiyle, geçmişiyle geleceğiyle, dağıyla taşıyla, kurduyla kuzusuyla bu coğrafya bizim, bastığımız topraklara vatan mührünü vuran kutlu irade Türk milletinindir.

Bu coğrafyada yaşıyor olmanın nimeti olduğu kadar külfeti de vardır ve bu külfet milli birliğin dayandığı yüksek bir şuur sayesinde omuzlanarak ufkumuza çekilen kalın perdeler yırtılıp atılmaktadır.

Coğrafyamızı değiştirme ihtimalimiz yoktur.

Bunu aklımızdan geçirmeye hakkımız bile yoktur.

Bu vatan kıyamete kadar bizimdir, bizim kalacaktır.

Asırlar boyunca çekilmiş çilelerin, geçilmiş zor dönemeçlerin, aşılmış pek çok engelin, gösterilen üstün fedakârlıkların, göğüs kabartan muazzam mücadelelerin ezcümle mükâfatı Türk vatanıdır.

Bir vatana sabahtan akşama sahip olmak mümkün değildir.

Bir vatana tutunmanın kısa, kolay ve kestirme bir yolu da henüz bulunmamıştır.

Türk vatanının bedeli şehit kanlarıyla ödenmiştir.

Türk vatanının hakkı kahramanlık destanlarıyla verilmiştir.

Etrafımız tehdit saçıyor diye, bütün oyunlar üzerimize oynanıyor bahanesiyle, küresel ve bölgesel hesapların ağırlık merkezi bizi işaret ediyor söylemiyle ne korkacak ne de saklanacak halimiz vardır.

Her taşı yakut, her insanı aziz olan bu cennet vatanı muhafazaya, her şart altında müdafaaya yetkiliyiz, yetenekliyiz ve sonuna kadar da yeminliyiz.

Doğumuzdan batımıza, kuzeyimizden güneyimize çevremizi saran bütün coğrafyalar sancılıdır, bıçak sırtındadır, açılmış uçurumların sınırındadır.

Milli bekamız çok ciddi risk ve tehlikelerle karşı karşıyadır.

Bu nedenle bir olacağız, diri olacağız, dik duracağız, dirayetli hareket edeceğiz.

Vehme kapılmadan, onun bunun ajitasyonuna takılmadan, karanlık propagandalara aldırış etmeden müteyakkız bir ruh seciyesinin refakatinde yürüyüşümüzü inançla sürdüreceğiz.

Elbette dikkat ve temkin içinde meseleleri kavrama becerisine haiz olmaktan başka bir seçeneğimiz olmadığını çok iyi bileceğiz.

Rusya-Ukrayna arasındaki savaşın mahiyeti kadar Türkiye’ye yol açacağı çok boyutlu sonuçları titizlikle hesaplamak, bunun üzerinde kafa yormak zorundayız.

KOVİD-19 salgınının enkazı henüz ortada duruyorken, Karadeniz’in kuzeyini içine alan bir savaşın küresel ve bölgesel dengeleri beklentilerin ötesinde sarsacağı; dünyanın siyasi, diplomatik ve ekonomik imajını tahmin edilenden daha fazla bozacağı gelişmelerle sabittir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın aktif diplomasisi, yoğun telefon mesaisi, liderlerle kurduğu birebir temaslar ateşkes ve barış ümitlerimizi canlı tutmaktadır.

Dünya bu fırsatı kaçırmamalıdır.

Türkiye, siyasi ve stratejik konumu gereğince Rusya ile Ukrayna arasındaki vahim çatışmaları yatıştıracak, bu konuda arabuluculuk yapacak tek ülke olarak öne çıkmış durumdadır.

Rusya’nın mütecaviz askeri operasyonları son bulmalıdır.

Ateşkes ortamı mutlak surette tesis edilmelidir.

Rusya-Ukrayna arasındaki savaşın ekonomik, ticari, insani ve vicdani faturasının gittikçe ağırlaştığı görülmektedir.

Masumlar hedef alınmaktadır, can kayıpları fazlalaşmaktadır, insani kriz korkunç seviyelere tırmanmaktadır, sınırlar yerinden yurdundan kopan insanlarla dolup taşmaktadır.

Sadece Türkiye’ye gelen Ukraynalı sayısı şu ana kadar 20 bini bulmuştur.

Putin’in, bir yanda müzakere çağrılarına olumlu cevap verip kurulan müzakere masalarına görevli heyetlerini gönderirken, diğer yanda askeri operasyonların belirlenmiş plan ve programa uygun şekilde yürütüldüğünü ifade etmesi son derece ikircikli bir tutumdur.

Rusya-Ukrayna heyetleri arasında yapılan görüşmeler bugüne kadar sonuç vermemiştir.

Hatta iki ülkenin heyetleri arasında geçen hafta yapılan ikinci görüşme muhtevasında üzerinde anlaşılan geçici ateşkes kararı bile kısa süre içinde ihlal edilmiştir.

Dün, yani savaşın 12’inci gününde, Rusya’nın geçici ateşkes kararı alması, pek çok kentte insani koridorun açılacağını duyurması ilk bakışta iyimser değerlendirmelere nefes aldırmış olsa da, aslında bu gelişme daha şiddetli çatışmaların habercisi niteliği taşımıştır.

Rusya’nın hem diyaloğa hazır olduğunu açıklaması hem de hunhar saldırılarına devam etmesi stratejik bir oyalamadan başka bir manaya gelmemiştir.

Karşımızda Rusya’nın iddia ettiği gibi iki taraflı bir anlaşmazlık değil, tek taraflı bir işgal tahakkümü söz konusudur.

Burada asıl ve öncelikli sorumluluk Rusya’nındır.

Çünkü ilk kurşunu atan, Ukrayna topraklarına musallat olan Rusya’dır.

Dışişleri Bakanımızın Antalya Diplomasi Forumu’na Rusya ile Ukrayna Dışişleri Bakanlarını davet etmesi, bu davete iki ülkenin dışişleri bakanlarının gelmeye karar vermeleri ve 10 Mart’ta tarihi buluşmanın yapılacak olması her şeye rağmen kayda değer ve ümit verici bir gelişmedir.

Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte Sayın Dışişleri Bakanımızı kararlı, samimi ve ısrarlı diplomatik çabalarından dolayı yürekten kutluyor, teşekkür ediyorum.

Rusya Kiev’e odaklanmış, bütün itiraz ve yaptırım ilanlarına rağmen kilometrelerce uzunluktaki askeri konvoylarını, silahlı güçlerini Ukrayna’nın şah damarını kontrol amacıyla sevk etmiştir.

Ukrayna’daki dehşet tablosu anbean değişmektedir.

Rusya’nın tüm konvansiyonel askeri gücüyle Ukrayna’da etkinlik göstermediği, henüz buna gerek duymadığı anlaşılmaktadır.

Buna karşılık arkasına dünya kamuoyunun cılız da olsa desteğini alan Ukrayna’nın sergilediği direniş ciddi ölçüde yaygınlaşmaktadır.

ABD, AB ve NATO ise günü kurtarmanın, çatışmaları kızıştırmanın, kendi aralarındaki zedelenen ittifak gücünü kurnazca temerküz etmenin hevesinde ve peşindedir.

Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın, 5 Mart 2022’de, “Bugünden itibaren tüm ölümlerden NATO sorumlu” beyanı her anlamda düşündürücü bir çıkış olarak değerlendirilmelidir.

Rusya’nın çatışmaları rölantide ilerlettiği, daha çok mevcut Ukrayna hükümetini yıpratmaya ve sonunda pes ettirmeye doğru yöneldiği görülmektedir.

Bu ülkenin askeri gücüne dair daha temkinli değerlendirilmeler gerekirken, yine Rusya’nın mevcut savaş halini mutlak bir savaşa dönüştürmek istemediği, üstelik anlaşma yollarını aradığı, ancak masaya güçlü oturmak istediği bariz şekilde ortadadır.

Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların orta vadede etkilerinin görülebileceği, ancak Rusya’nın birbirine bağımlı uluslararası ekonomik sistemden tamamen dışlanmasının çok yönlü mahsurlarının olacağı unutulmamalıdır.

Bize kalırsa uygulanan ekonomik ve finansal ağırlıklı yaptırımların sürdürülmesi her ülkeyi zora sokacaktır.

Rusya’nın Ukrayna geneline yönelik işgalinin üç alternatif senaryo dahilinde sonuçlanabileceği öngörülmektedir:

Bunlardan birincisi; Ukrayna’nın tamamıyla egemenlik haklarını yitirmesi ve kukla bir yönetimin işbaşına getirilmesidir.

İkincisi; Ukrayna’nın Dinyeper nehrinin doğusu ve batısı olmak üzere ikiye bölünmesidir.

Bu kapsamda Rusya’nın Karadeniz kıyısından Ukrayna’nın doğusunu içine alan bölgeyi kontrol etmesi beklenebilecektir.

Üçüncüsü ise; Minsk-II anlaşmasında kararlaştırılan Donetsk ve Luhansk’ın Ukrayna tarafından özerkliğine yönelik anayasal değişiklerin yapılması ve Kırım’ı doğrudan tanımasıdır.

Bu üç senaryo dahilinde kalıcı çözüm arayışları, muhtemelen önümüzdeki günlerde mesafe alacaktır.

Ukrayna işgali taşları yerinden oynatmakla kalmayacak, müteakiben benzer skandalların dünyanın farklı coğrafyalarında sahnelenmesine de emsal teşkil edecektir.

Barış yanlısı olmak, barışın safında toplanmak huzurlu ve güvenli bir dünyanın yegane çaresidir.

Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmaların kazananı değil, sayıca kalabalık kaybedenler kulübü olacaktır.

Türkiye başta olmak üzere pek çok ülke bu savaşın ekonomik, ticari, insani ve diplomatik temelli vahim sonuçlarına direkt maruz kalmaktadır.

Zira gelişmelerin seyir ve serencamı bunu göstermektedir.

Buğday ithalatımızın yüzde 87’si Rusya ve Ukrayna’dan karşılanmaktadır.

Doğal gaz ithalatımızın yüzde 40’ıyla, petrol ithalatımızın yüzde 25’i tek başına Rusya’dan temin edilmektedir.

Bu ülkeden gelen yaklaşık 7 milyon turist ülkemizde ağırlanmaktadır.

Savaşın sürmesi, daha vahimi uzaması, ticaret kanallarını tıkayacak, diyalogları kapatacak, ülke ekonomilerini Korona’dan sonra öngörülmesi çok zor olan şiddetli bir türbülansa sokacaktır.

Bugünkü riskli ve sisli gündem akışı içinde, bilhassa stokçuluk ve spekülasyon yaparak haksız kazancına haysiyetsiz kazanç eklemenin hesabını yapan damgalı ahlaksızların tekrar bitleri kanlanmıştır.

Bunlarda vatan sevgisi yoktur.

Bunlarda Allah korkusu yoktur.

Bunların utanmaları kalmamıştır.

İnsanımızın refahına, kesesine, gıda güvenliğine ket vuranların gözünün yaşına bakılmamalıdır.

Talebi kamçılayarak ayçiçek yağının fiyat artışını tetikleyen fırsatçılar, rafların boşalmasıyla birlikte internette oluşan kara borsada sanki altın satar gibi yağ satanlar onurlarını da satmışlardır.

5 Litrelik yağın fiyatı bir gün içinde 150 lira sınırına dayanmıştır.

İstanbul ve Ankara’daki marketlerde milletimizin asaletine yakışmayan ilkel görüntüler herkesin, hepimizin yüreğini sızlatmıştır.

Sosyal medya üzerinden provokasyon rüzgarı estirilmiştir.

Yağ fiyatlarının zamlanacağı, stokların ise tükendiği iddia edilmiştir.

Tarım ve Orman Bakanlığı bu kuyruklu yalanı tekzip etmiş olsa da, marketlerde izdiham oluşmuş, raflar hücuma uğramış, insanlarımız birbirine girmiştir.

Toplam ayçiçek üretimimizin 2021 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 17 yükseldiği, iç tüketim ve talebin artmasından dolayı yağ ihtiyacının bir bölümünün ithalat yoluyla karşılandığı bilinen bir husustur.

Rusya-Ukrayna arasındaki savaştan kaynaklanan sorunların telafisi ve bitkisel yağ arzında herhangi bir sorun yaşanmaması maksadıyla gerekli tedbirlerin alındığı Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından açıklanmıştır.

Ülkemizde 1 ya da 1,5 aylık tüketime yetecek ayçiçek tohumu ve ayçiçek yağı kaldığına dönük iddialar bütünüyle yalandır, aldatmadır, saptırmadır.

Çok nazik ve hassas günlerden geçtiğimiz bir sırada, iç işgal cephesinin yağ üzerinden gerçek dışı beyanlarla toplumsal panik halini körüklemesi en hafif tabirle şerefsizliktir.

CHP yönetiminin bu yalana sarılarak, “yönetemiyorsunuz, sebep yağ fiyatları, hayat pahalılığı sonuçtur; Türkiye bunu hak etmiyor” sözleri bühtandır, kaos çıkarmaya dönük alçak bir kumpastır.

Siyaset yapmak soysuzluğa hizmet etmek değildir.

Muhalefet demek, Türkiye’ye karşı cephe açmak, ayağımıza pranga vurmak hiç değildir.

Sanal ve sipariş yağ krizinin orkestra şefi yine Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur.

Ey CHP, bir kez olsun bizi şaşırtın, numune de olsa bizi yanıltın.

Bu kadar mı nefret dolusunuz? Bu kadar mı öfkenize yenildiniz?

Akaryakıt ve yağ kuyruğundan bahseden siyasi keneler, asıl siz söyleyeniz, kimin kuyruğu, kimin uyruğu, kimlerin uydusu oldunuz?

CHP’liler diyor ki, millet evine ayçiçek yağı alamaz hale gelmiş.

Kemal Derviş’in yetiştirmesi demiş ki, “savaş Ukrayna’da, ambargo Rusya’da, kıtlık ve kuyruklar Türkiye’de.”

Bugünkü CHP varken, biliniz ki düşmana gerek yoktur.

Bugünkü CHP vaziyet almışken, milli güvenliğimizin, milli ekonomimizin, milli birlik ve dayanışma ruhumuzun dış kaynaklı saldırı ve suikastlara uğramasına ihtiyaç bulunmamaktadır.

Zalimlerin vekâleti CHP’dedir.

Küresel emperyalizmin kanlı eli CHP’nin üzerindedir.

Dünyanın bu zorlu döneminde, ülkemizde muhalefet kisvesi altında fitneye muhafızlık, iç işgal cephesine muavinlik yapmak adamlık değildir, mertlik değildir, insanlık değildir, vatanseverlik hiç değildir.

Kılıçdaroğlu, “sorun çözme konusunda iddialıyım” demeyi bıraksın, ülkenin başına püsküllü bela olan CHP’nin ağırlaşan sorunlarını cesareti varsa çözmeye çalışsın.

Ucuz yağ alabilmek için marketlere yığınak yapılması, insanlarımızın birbirinin üstüne çıkma pahasına yağ almak için telaşlanması bize yakışmayan, vakarımızı ve sağduyumuzu yansıtmayan köhne görüntülerdir.

Yağsız yemek olur da, yarınsız Türkiye olmaz, olamaz.

Hamd olsun yağımız da var, yakacağımız da var, unumuz da var, tuzumuz da var.

Bitkisel Yağ Sanayicileri Derneği’nin, Azak Denizi’nde Türkiye’ye ait 15 geminin geçişine izin verilmemesiyle ülkemizdeki yağ stoklarının azaldığını ve durum böyleyken Nisan ayının ortasına kadar yetecek yağımızın kaldığını açıklaması da sorumsuzluktur.

Türkiye barış ikliminin yeşermesi için mücadele ederken, ateşkes için çağrı üstüne çağrı yaparken, ortalığı karıştırmanın anlamı ve açıklayıcı gayesi nedir?

Hiç kimse merak etmesin, günü saati geldiğinde, tansiyon düştüğünde Azak Denizi’nde bekletilen gemilerimiz de limanlarımıza sağ salim yanaşacaktır.

Bölge yanarken, dünya diken üstündeyken, Türkiye’de sinekten yağ çıkarıp toplumsal huzuru bozmaya, gerçekleri çarpıtmaya kalkışanlar dürüst olmayan, samimi olmayan, vatanperver olmayan çevrelerdir.

Tedavüle sokulan yalan haberlerin kime ne faydası vardır?

Patlıcanın, patatesin, soğanın, domatesin yerini şimdi de yağ mı almıştır?

Gerekirse kendi yağımızla kavruluruz, gerekirse yüreklerimizin yağını eritiriz, ama arık etten yağlı tirit olmayacağını da pekala bilir ve bu tiplerin yüzlerine vururuz.

Bir eli yağda bir eli balda olan çapulcuların ortalığı velveleye verip bunun üzerinden siyasi rant elde etme niyeti bir defa yüzsüzlüktür, art niyetliliktir, Türkiye’ye sırtından hançer vurmaktır.

Vurguncuların yakasına yapışmak zorundayız.

Fırsatçıların, fesat yuvalarının, karaborsa şebekelerinin üzerine gitmeliyiz.

Spekülatörleri doğduklarına pişman etmeliyiz.

Toplumsal huzura kast etmeyi hedefleyen mihrakları yağ bağlamış doymaz kursaklarıyla hesaba çekmeli, burunlarından fitil fitil getirmeliyiz.

Marketlerde yağ kuyruğu oluşmasına kimler sebep olmuşsa bunun bedelini Türk mahkemeleri önünde ödemelidir.

Bunlar en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

Bilinmelidir ki, yağımıza kıymazsak çöreği kuru yeriz.

Emperyalizmin dönen çarkında yağ olanların, Batı’ya yağcılık yapanların, Türkiye düşmanlarıyla ballı börekli hale gelenlerin tuzaklarını bozacağız, tezgahlarını kıracağız, oyunlarını alt üst edeceğiz.

Biz yağa değil kana bakarız kana.

O kan ki, tertemiz millet iradesidir.

O kan ki, muhtaç olduğumuz kudretin ta kendisidir.

O kan ki, Türk milletinin hayat ve varlık kefaletidir.

O kan ki, istiklalimizin ve istikbalimizin kefilidir.

Yağdanlıklara diyorum ki, yağcılarda ineceksiniz, yağa leke düşürmenin sonuçlarına katlanacaksınız, yağdan yeni bir kriz konusu çıkarmanın hesabını vereceksiniz.

Tarih, demokratik bir düzenin otoriter, totaliter ve köktenci bir düzene, serbest tartışma ve milli irade yoluyla dönüştüğüne bugüne kadar şahitlik etmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı Avrupa’nın, daha genel bir tabirle Batı’nın güç dengesini nasıl değişime uğratmışsa, İkinci Dünya Savaşı ve sonuçları da sadece Avrupa’nın değil, dünyanın güç yapısına yeni bir şekil, yeni bir içerik, yepyeni bir ivme katmıştır.

1939 yılında milletlerarası politikanın kuvvet odakları altı devletten ibaretken, 1945’ten sonra sahnenin ışıkları yalnızca iki devleti aydınlatmaya başlamıştır.

Bunlardan birisi olan Sovyet Rusya’nın savaş sırasında ve sonrasında küresel bir güç haline gelmesi esasen Batı’nın eseri olmuştur.

Ukrayna’da yaşanan savaş, bize göre karmaşık ve çok kutuplu bir dünyanın cümle kapısıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya düzeni her yerinden çatlamaktadır.

Türkiye her ihtimali göz önüne alarak geleceğe hazırlanmak, karşısına çıkan her meseleyi vatan coğrafyasının bin yıllık jeo-politik müktesebatıyla okumak ve yorumlamak durumundadır.

Bunu yaparken Türk dış politikasının temel prensibi olan Türk devletinin milli çıkarlarını her mülahazanın üstünde tutmak esastır, önceliklidir.

Devletimizin tarihsel çıkarlarından, egemenlik haklarından, milli güvenliğinden taviz verilemez, bu gerçeğe asla yüz çevrilemez.

Çok şükür mevcut devlet yönetimi bu çizgidedir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk diyor ki:

“Milletlerin siyasetinde ancak menfaatler vardır. Kimsenin kimseye dost olmayacağını bilmek lazımdır.”

Dostluk ve müttefiklik ilişkisi karşılıklıdır, yükseldiği alan eşitliktir.

Kaldı ki milletlerarası kabul ve teyit edilmiş münasebetlerin temel prensibi milletlerin hak eşitliğidir.

Kim bize dost ise tavrımız dostanedir, kim bize düşmanlık yapıyorsa pozisyonumuz ona müzahir ve muvafık olmalıdır.

Bir tarafın devamlı taviz verdiği, devamlı geri adım attığı, devamlı mahkum olduğu bir diyaloğun ne dostlukla, ne müttefiklikle, ne de komşuluk değerleriyle bağı olacaktır.

Yüzümüze gülüp arkamızdan dolap çevirenlerin sakalımızı yolmalarına, bununla da kalmayıp kolumuzu kesme emellerine gözümüzü yumamayız, tahammül edemeyiz, böylesi bir teslimiyete seyirci kalamayız.

Çünkü biz bağımsızlığına düşkün büyük bir milletiz.

Türkiye’nin dış politikası gerçekçidir, dinamiktir, milli ve ahlaki değerlerle perçinlenmiş halde geniş bir açıya sahiptir.

Takip edilen milli siyasetimiz, devlet ve millet yapımıza tamamen mutabık ve müstenittir.

Yani hürriyete, insan haklarına, demokrasiye, milli iradeye, milli birlik ve bütünlüğe dayanmaktadır.

Partiler üstü siyasetimiz milli sınırlarla mahdut değildir.

Aziz Atatürk’ün dediği üzere, “Milli siyasetimizin tatbik ve takibinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize müsteniden muhafaza-ı mevcudiyet etmek söz konusudur.

Boş hayallerin peşinden koşup milli gücümüzü heba ve heder edecek ne hakkımız ne de halimiz vardır.

Tam bağımsızlıktan başka ikinci bir tercihimiz söz konusu değildir.

Ya bu vatan üzerinde bağımsız ve onurluca yaşayacağız, ya da azgınlaşan tehditlerin yaktığı vahşet ateşinin içine hep birlikte atlayıp seve seve şehadeti kucaklayacağız.

Bazı aklı evvellerin, bir kısım zeka fukaralarının, “Putin’in kafasındaki eksik parçaların Kars, Erzurum ve Ardahan olmadığını kim rahatlıkla söyleyebilir?” sözleri Türkiye’yi ve Türk milletini tanımadıklarının beyanıdır.

Bu görüşte olanların sığınağı ve umudu Batı emperyalizmidir.

Bu açıklama sahiplerinin durup dururken Türkiye’yi tartışmaya açma, ortalığı alevlendirme çabaları üstlendikleri dış bağlantılı görevi millete teşmil etme sinsiliğinden başka bir şey değildir.

Biden muhalefetinin Batı’nın etki ajanlığına talip olarak beşinci kol faaliyetine teşne olması beka düzeyinde bir tehdittir.

Kars Türk’tür, Ardahan Türk’tür, Erzurum Türk’tür.

Bu vatan topraklarımızda kuşku uyandırmak kötülüğün en kötüsüdür.

Hep söyledim, yine tekrar ediyorum, dalımızı kıranın ağacını kökünden sökeriz.

Dikkatleri Ukrayna’dan Türkiye’ye çevirme gayesi taşıyanlar ya gafletin ya da ihanetin içindedir.

Bu esnada, bazı cahil ve işbirlikçiler de çıkmış, “NATO üyesi olmasaydık ABD’nin Türkiye’yi çoktan parçalayacağını” iddia etmişler.

Sorsak en iyi stratejist, en aranan uzman bunlardır.

Moderatörler ve program yapımcıları bu tür sahte ve tutsak alınmış sözde uzmanları ne zamana kadar televizyon ekranlarına çıkarmaya devam edeceklerdir?

NATO olmasaydı Türkiye bölünürdü demek ABD’ye kurşun askerlik yapanların hüsranla çerçevelenmiş hezeyanıdır.

1952’ye kadar NATO mu vardı?

15 Temmuz gecesi Ankara semalarında korsan uçak uçuran, bombalar fırlatan, vatandaşlarımızı katleden şerefsiz teröristler acaba nerenin ve kimin namına işgale girişmişlerdi?

FETÖ’yü üzerimize salan kimdir? Hain Fethullah Gülen’i koruyan, kollayan, barındıran, besleyen kimlerdir?

“NATO olmasaydı Türkiye bölünürdü” demek Türk milletine en kesif hakarettir.

Türk devletinin itibarını ve muktedir vasfını açıkça ve alçakça sorgulamaktır.

Acaba, NATO olmasaydı, darbelere cesaret eden, demokrasi dışı arayışlara merak salan çıkabilir miydi?

Bugüne kadar Türkiye’nin milli güvenliği, toprak bütünlüğü, insan varlığı defalarca saldırıya uğrarken bu NATO neredeydi? ABD ne yapıyordu? Hatta teröristlere silah yardımını, eğitim ve lojistik desteği hangi maksatla veriyordu?

Hiç kimse bizim aklımızla alay etmesin.

Çünkü bizim aklımız Türk’tür, aklımızda olan Türkiye’dir.

Yine Aziz Atatürk diyor ki:

 “Esas olan Türk milletinin şeref ve haysiyetle yaşamasıdır.

Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir.

Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun, bağımsızlıktan mahrum bir millet medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık olamaz.”

Halihazırda Türk dış politikası dar bir coğrafi muhitin içine hapsedilmeden, uzun vadeli hedef ve tedbirleri ile küresel bir çerçeve içinde milli ve manevi şuurla tanzim edilmiştir.

Oncu değiliz, buncu değiliz, Türk oğlu Türk’üz.

Mazlumlar neredeyse elimizi oraya uzatırız.

Haksızlık neredeyse ve her kimden geliyorsa duruşumuzu ona göre belirleriz.

İçimize kapanamayız, hadiseleri tribünden izleyemeyiz.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aynen dediği şudur:

“Dünyanın falan yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne? dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla alakadar olmalıyız.”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, ne işimiz var Suriye’de, ne arıyoruz Libya’da, ne yapıyoruz Irak’ta sözleri bizatihi Aziz Atatürk’le taban tabana zıttır, bütünüyle çelişmektedir.

Biz dost çemberini genişletip barışın tarafı olmalıyız.

Cumhuriyet’in kuruluş döneminden beridir Türkiye’nin güvenlik politikaları barışla daima beraber ele alınmış, birlikte değerlendirilmiştir.

Barışsever olmak insanlığın yüksek bir seviyesidir.

Geniş dünya görüşüne dayanan dış politika kapsamında diplomasi ve diyalog adımlarıyla çözemeyeceğimiz hiçbir sorunun olmayacağını bir an olsun hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Eğer milli bağımsızlığımızı korumak için savaş kaçınılmaz ise, merhum Hüseyin Nihal Atsız’ın dediği gibi, buyursunlar, bizim için savaş düğündür.

Bu suretle güle oynaya vatanımızı, namusumuzu, bayrağımızı, milli haklarımızı kahramanca savunuruz. Ölürsek şehit, kalırsak da gazi oluruz.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, siyasi istikrarsızlık yıllarına duyulan özlem, müdahale edilen, iradesi ipotek altına alınan bir döneme özentidir.

Aynı yoldan giderek farklı bir yere ulaşılamaz.

Aynı şeyleri yaparak başka başka sonuçlar beklemek beyhude bir çırpınmadır.

İki yanlıştan bir doğru da çıkamaz.

Parlamenter Sistem günahıyla sevabıyla Türkiye şartlarında miadını doldurmuş, arıza sinyali veren bu sistemin bakım, tamir ve onarım imkanı ise kalmamıştır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yönetim hayatımıza kalıcı bir soluk, güçlü bir irade, etkin ve hızlı karar alma mekanizması kazandırmış, parlak bir reform olarak milletimizin baş tacı haline gelmiştir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ertelenemez milli ihtiyacın ve beka hassasiyetinin ortak akılla birleşmesinden doğmuş ve doğrulmuştur.

İkinci 28 Şubat bildirisiyle açıklanan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem taslağının, esas itibarıyla omurgası kırık, hedefleri dökük, hüviyeti siliktir.

Yeni hiçbir şey söylenmemiştir.

6 partinin kuru gürültüsü tamamıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşıtlık üzerine bina edilmiştir.

Yani etki-tepki üzerine şekillenmiş reaksiyoner bir sistem teklifi karşımızdadır.

Zillet ittifakı şuursuzdur, derin bir gaflet çukurundadır.

Eski çamlar bardak olmuştur.

Köprünün altından çok sular akmıştır.

Züğürt bezirgân eski defterleri karıştırırmış.

Boşuna söylenmemiştir: Gayretin kurusu yalnızca çarık eskitirmiş.

Zillet ittifakı eski hamam eski tastır.

6+1 formatlı zillet ittifakı, milletimizin beklentilerini, dünyanın yeni eğilimlerini, devletimizin yüksek hedeflerini, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne niye gerek duyulduğunu anlamaktan, algılamaktan ve analiz etmekten mahrumiyet içinde kıvranmaktadır.

Sayın Kılıçdaroğlu, sen rahat ol, ağılda oğlak doğsa dere boyunda otu biter.

Ekmeğini kendi yapan yükünü de kendi kaldırır.

Eğer bu sözlerimden bir şey anlamadıysan, kafan almadıysa, demek istediğim şudur:

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni Türk milleti kurmuş ve kabul etmiştir.

Koruyup geleceğe imanla ve kutlu bir iradeyle taşıyacak olan da Türk milletidir.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in gerçek ismi, güçlendirilmiş palavra sistemidir, güçsüzleştirilmiş Türkiye’ye çağrıdır.

Kılıçdaroğlu geçen haftaki grup konuşmasında yine açık vermiş, yine boşluğa düşmüş, ne var ki hiç de bozuntuya vermemiştir.

Bakınız ne demiş, neleri saçmalamış:

“Belçika’da aylarca hükümet kurulamadı. Seçim yapıldı, aylar geçti, bir türlü hükümet kurulmuyor. Ama bir Allah’ın kulu çıkıp da “eyvah mahvolduk, devlet bitti” falan demedi.

Almanya’da koalisyon için uzun uzun, 4 ay, 5 ay beklediler. Ama hiçbir Alman çıkıp veya bir yatırımcı, Alman yatırımcı veya bir gazeteci “Mahvolduk; Almanya’da şunlar kesildi, paranın değeri düştü, ithalat-ihracat” diye bir şey söylemedi.”

İşte anlatmak istediğimiz tam da budur.

Kılıçdaroğlu istikrarsız hükümet dönemlerine geri dönmek istiyor.

Türkiye’nin ayağından çekiştirmeyi düşünüyor.

Krizler olsun, hükümetler düşsün, koalisyon pazarlıklarında kavga gürültü olsun hesabı yapıyor.

Türkiye’nin yerinde saymasını, dahası geriye sarmasını projelendiriyor.

Sayın Kılıçdaroğlu geçti Bor’un pazarı, haydi sür merkebini Kandil’e.

Bitti o sıkıntılı günler, geride kaldı kurulamayan hükümetler dönemi.

Artık Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Türkiye’nin yönetim hayatına hâkimdir, Cumhur İttifakı da Türk milletinin hadimidir.

Zilletin güçlendirilmiş palavra sistemi çürük elmadır.

Bizim çürük çarıkla oyalanacak ne arayışımız ne de arzumuz vardır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, gelecek nesillere en büyük armağandır, palavra sistemi de geçmişin kriz ve anlaşmazlıklarına dümen kırmaktır.

Zillet ittifakı kabul etse de etmese de, razı olsa da olmasa da, işine gelse de gelmese de, Türkiye’nin istikameti dosdoğrudur, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi doğrunun ve lider ülke Türkiye’nin hamd olsun tescilidir.

12 Mart’ta, İstiklal Marşımızın TBMM’de merhum Hamdullah Suphi Tanrıöver’in heyecanla okuyup, dönemin mebusları tarafından ayakta alkışlanarak kabul ettiği tarihi bir dönüm noktasını hayranlıkla anacağız.

Yürekleri bağımsızlık için çarpan kahramanlarımızın cephelerde savaşmaya devam ettiği, zaferin henüz gerçekleşmediği bir sırada yazılan bu muhteşem manzume, başarıya olan milli inancın ve kararlılığın tecellisidir.

İstiklal Marşımız, Milli Mücadele’yi ruhunda hissederek mısralara döken bir mütefekkirin şahsi hissiyatı ve yalnızca yaşadığı dönemin hatıralarını yansıtan bir eser değil, aynı zamanda ayağa kalkmaya karar vermiş Türklüğün bedeli kanla ödenmiş bağımsızlık beyannamesidir.

İstiklal Marşımız, milli yükselişin sembolüdür.

Onu layıkıyla anlayabilmiş yüksek vicdanlarda Türk milletinin geleceğine olan inancın da abidesidir.

Mısralara dökülerek tarihin içinden gelen bu kutlu ses, “Ezelden beri hür yaşamış” milletimize zincir vurmaya hala çabalayan çevreler için de caydırıcı ve uyarıcı bir anlam ihtiva etmektedir.

İstiklal Marşımızın anlamından habersiz olanlar Türk milletinin en umutsuz anlarda neleri başarabileceğini bir kez daha ibretle hatırlamalıdır.

Bugün hepimize düşen en büyük görev, İstiklal Marşımızda anlamını bulan mücadelenin şuuruna vararak ecdadımızın emaneti olan vatanımıza sahip çıkmak ve Cumhuriyetimizi sonsuza kadar yaşatmaktır.

“Korkma” diye başlayan dizeler, bugün de en çok ihtiyaç duyduğumuz manevi heyecanın başlangıcıdır.

Temennim, milletinin kudretinden habersiz, tam bir teslimiyetle ülkemizi felakete sürüklemeyi amaçlayan zillet faillerinin bu tarihi mesajı layıkıyla idraki ve nedamet göstermeleridir.

Tarihin her döneminde olduğu gibi, bugün de “yurduna alçakları uğratmamak uğruna göğüslerini siper eden” bütün aziz şehitlerimize, kahramanlarımıza ve bir fazilet timsali olan vatan şairimiz Merhum Mehmet Akif Ersoy’a en derin şükran hislerimle Cenab-ı Allahtan rahmetler niyaz ediyorum.

12 Mart 1921’de, Büyük Millet Meclisi’nin birinci dönem mebusları tarafından İstiklal Marşımızın kabulünün 101’inci yıldönümünü gururla kutluyor, o müstesna günleri, bu kutlu çatı altında bir kez daha iftiharla anıyorum.

Ayrıca bütün kadınlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü gönülden tebrik ediyor, saygılarımı bahusus paylaşıyorum.

Kadınla şiddetin birlikte anılmadığı huzurlu ve güvenli bir geleceği inşa ve ihya çabalarına canla başla destek olacağımızın sözünü veriyorum.

Kadına yönelik şiddetin engellenmesi amacıyla TBMM gündemine gelecek yeni düzenlemeyi kararlılıkla destekleyeceğimizi, kadınlarımıza kalkan ellerin kırılması, katillerin en ağır biçimde cezalandırılması amacıyla elimizden gelen her çalışmayı yapacağımızı buradan ifade ediyorum.

Unutmayınız ki, kadınlar insandır, biz de insanoğluyuz.

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken siz değerli milletvekili arkadaşlarımı saygılarımla selamlıyor, başarılarla dolu bir hafta geçirmenizi diliyorum.” ifadelerine yer verdi.

Bir cevap yazın

ABONE OL

error: Content is protected !!