HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI

Nice yaşanmışlıklar gizlidir türkülerin sözlerinde ve melodilerinde. Eğlencesine, hoşça
vakit geçirmek için dinleriz genelde türküleri. Sözlerine ve anlamlarına odaklanan insan sayısı
çok fazla değildir. Dinler geçeriz, duyar geçeriz. “Hey on beşli” türküsü bir seferberlik dramını
ve bu dramda on beşinde askere gidip eline silah alan çocuklardan bahseder. Ama gelin
görün ki çok oynak ve hareketli bir ritmi vardır. Bir diğeri “hastane önünde incir ağacı” dır.
Baştan sona acıklı bir hikayesi vardır. Çok genç bir kızın ölümcül hastalığı konu edilir. Sözlerin
bir yerinde “Baştabip geliyor zehirden acı” dizesi vardır.

Şifa dağıtması gereken, güler yüz ve tatlı dilli olması beklenen kişi, eskinin deyimiyle
tabip, şimdiki söyleniş şekliyle doktor. Hastaneye geliyor, hastalar arasında dolaşıyor ve
bağıra çağıra etrafa zehir mi saçıyor? Zavallı küçük kız! Bir yandan ölümcül hastalığı ile
uğraşıyor, diğer taraftan baştabibin zehrini içiyor öyle mi? Sanırım öyle. Çünkü ben de
geçmişte bir zamanda ziyaretçi olarak gittiğim bir hastanede bir baştabibin hışmına
uğramıştım. Belki artık durum iyice değişmiştir. Eminim içlerinde gayet kibar ve insanın ruh
halinden anlayan şeker gibi baştabipler vardır.

Hep merak ederim, belli makamlara gelen ve belli mevkileri elde eden kişiler
kendilerini bağırıp çağırmakla yetkili mi görüyorlar? Bağırıp çağırdıklarında mı görevlerinin
hakkını vermiş oluyorlar? Eğer amaç karşımızdaki insana mesaj vermek ve bu mesajın doğru
anlaşılmasını sağlamak ise kullanılması gereken yöntem bağırıp çağırmak değildir.

İnsan itfaiye hortumundan tazyikle fışkıran bir sudan nasıl su içemezse, bağırarak konuşan bir
insanın söylediğinden de bir şey anlayamaz. Sadece bağıran kişiye kin tutar ve onu sevmez.
Bu bağırma ruh haline yakından baktığımızda sizce de bir “kendini beğenmişlik ve
tepeden bakma” ya da mesleğinden hoşnut olmama, yanlış tercih kurbanı olma yok mudur?

Tek kriteri para olanın tüm hayatı kara olur. Çünkü hep onun derdiyle oturur, onun
derdiyle kalkar, onun derdiyle uyur, onun derdiyle uyanır, onun derdiyle birine selam verir,
onun derdiyle biriyle arkadaş olur, onun derdiyle evleneceği eşi seçer, onun derdiyle
sevmese bile kazanıcı çok işi tercih eder, kısacası onun derdiyle yaşar ve onun derdiyle de
ölür. Aslında tüm hayatını kara yapanın kölesi olduğu para olduğunu bilmeden ölür.
Tabi bir de böyle insanlar sadece hayatı kendileri için kara yapmazlar. İletişimde
bulunduğu diğer insanların hayatlarını da karartırlar. Örneğin kaybettiği ya da kazanamadığı
paranın öfkesini karşısındaki insandan çıkartırlar. Bu şanssız kişi siz de olabilirsiniz.
Şahsen tek derdi para olan birinin ne hastası, ne öğrencisi, ne müvekkili, ne arkadaşı,
ne eşi, ne memuru; kısacası hiçbir şeyi olmak istemem. Siz ister misiniz?

Öyleyse baş tacı olan insanlık, köle olan “para” olsun. Emin olun köle olarak kullanılan
para bizi kral yapar. Belki büyük, belki orta, belki küçük ve belki de minik. Boyutu ne olursa
olsun para köle olsun biz de kral… Hepimizin kendi çapımızda kral olacağımız, sevgi, saygı ve
üstün insani özellikler içinde huzurla yaşayacağımız o güzel ve mutlu günlere beraberce el ele.

Bir cevap yazın

ABONE OL

error: Content is protected !!